
Geçtiğimiz akşam benim için çok kıymetli olan emekli bir emniyet mensubu ağabeyimle bir araya geldik ve sohbet etme imkanı bulduk. Ülkemizin içerisinde bulunduğu genel durum, siyasi gidişat vb. fikir alışverişleri sırasında konu “ahlaki erozyona’’ geldi.
Yıllarca görev yaptığı İstanbul’un, hatta dünyanın en büyük ve bilinen yerlerinden olan Kapalı Çarşı’da yerel halkın sadece Yahudi kuyumculardan alışveriş yaptığından bahsetti ve bu durum çok aklıma takıldı. Neden olarak Yahudi esnafının hile yapmadığını, ticarette dürüst ve ilkeli olduğundan bahsetmişti.
Bu konu üzerinde epeyce düşündüm. Gerçekten de kendi insanımıza güvenemiyoruz. Her cuma günü camide denk geldiğimiz esnaflar, her rekatta Sırat-ı Müstakim üzere yaşamak için dua ederken işlerine döner dönmez kusurlu mallarını överek satıyor, tartıda hile yapıyor, pişirdikleri yemeklerde en olmayacak malzemeleri kullanıyor.
Tabii bunu bir de beş vakit namaz kılıp, hacca giderek ağzından din ve iman sözcüklerini düşürmeyenler yapıyor ki o daha da elim…
Bizim Peygamberimiz değil miydi “Müslüman, dilinden ve elinden Müslümanların emin olduğu kişidir” diyen?
Kur'an’da Allah bildirmedi mi bizlere “tartıda hile yapmayın” diye?
Etrafımızdaki her kötü olaya bir bahane buluyoruz kolayca; peki kendi ahlakımıza? Biz ahlakımızı düzeltmeden çocuklarımızı ahlaklı yetiştirmenin hesabına düşüyor, hatta başkasının çocuklarına ahlaksızlık yaftası yapıştırıyoruz!
Her yer imam hatip okulu dolu ancak tarihin en çok ateist ve deist bulunan zamanına nasıl denk geldik? Kaçımız çocuklarımıza bir şeyler öğretirken helal dördün, haram beşten büyük olduğunu öğrettik? Kaçımız “komşumuz açken tok yatamayız” dedik? Kaçımız utanmayı, başkası adına üzülmeyi, iyiliğin sessiz yapılacağını öğrettik?
"Belki de en büyük hatayı, ahlakı sadece 'başkalarından beklediğimiz bir erdem' haline getirerek yaptık. Kendi terazimizdeki hileleri 'hayat şartları' diye meşrulaştırırken, başkasının eksik tartısını 'kıyamet alameti' saydık. Oysa ahlak, kimsenin bizi izlemediği anlarda gösterdiğimiz tavırdır. Biz ne zaman 'herkes yapıyor' bahanesinin arkasına saklanmayı bırakıp, 'ben yaparsam çürürüm’ demeye başlarsak, işte o zaman ''o'' eski dürüstlük aramıza geri dönecek."
"Çocuklarımıza sayfalar dolusu ahlak metni ezberletiyoruz ama onlar kitaba değil, bize bakıyorlar. Yalan söyleyerek aldığımız bir telefonun, haksız kazançla kurulan bir sofranın duasını yaparken onları inandıramayız. Biz onlara 'başarılı ol' demeden önce ‘iyi insan ol’ demeyi unuttuk. Ahlak, bir ders kitabı konusu değil; toplumu iyiye yönlendiren ilkelerdir."
"İbadeti sadece bir şekil şartına indirgediğimizden beri, secdedeki huzuru hayatımıza taşıyamaz olduk. Oysa din, güzel ahlaktır. Alnı secdede olup eli haramda olanın verdiği zarar, sadece kendine değil, tüm değerlerimizedir. Kapalı Çarşı'nın o eski esnaf geleneğinde 'Ahilik' vardı; müşteriyi velinimet değil, emanet görme anlayışı vardı. Biz emanete ihanet ettik, şimdi ise kaybettiğimiz güvenin yasını tutuyoruz."
"Şimdi kendimize sormanın vaktidir: Cebimizi dolduran haram beş liranın, ruhumuzda açtığı o derin boşluğu hangi dünya malıyla doldurabiliriz? İtibarımızı kaybettiğimiz bir ticarette kazandığımız paranın, evlatlarımızın geleceğine süreceği o kara lekeyi hangi camide paylaştığımız fotoğraf çıkarabilir? Biz önce 'ahlaklı insan' olmayı hatırlamalıyız; zira ahlakın olmadığı yerde ne din kalır ne de huzur."
Ayrıca Yahudilerin ticaret ahlakı olarak bilinen durumun sosyolojik analizlere dayalı olarak imaj çalışması olduğuyla ilgili araştırmaları da aşağıya ekledim. Yorum siz değerli okuyucularımızın;
Dünyadaki etik değerlerin kökenini inceleyen sosyolojik araştırmalar, çarpıcı bir iddiayı da gündeme taşıyor: Yahudi ticaret ahlakı, aslında toplumsal kabul görme çabasına yönelik stratejik bir imaj çalışması mı?
Birçok sosyolojik çalışma, Yahudi toplumunun ticari başarısının ardındaki "dürüstlük" vurgusunun, azınlık olarak yaşanılan toplumlarda meşruiyet kazanma ve algı yönetimi yapma ihtiyacından doğduğunu savunuyor. Araştırmacılar, bu yaklaşımın evrensel bir ahlak yasasından ziyade, toplumsal statüyü korumaya yönelik işlevsel bir araç olduğuna dikkat çekiyor.
Faizi, "öteki" veya başka din mensupları söz konusu olduğunda "mübah" gören bu yaklaşım, etik değerlerin evrenselliğiyle çelişiyor.
Temel Kaynak: Hannah Arendt, The Hidden Tradition (1944) ve The Origins of Totalitarianism.
Kabul görmek isteyen Yahudi (Parvenu), içinde bulunduğu toplumun değerlerini en mükemmel şekilde taklit etmeye veya sergilemeye çalışır. Bu, ticarette "en dürüst" veya "en kuralcı" olmayı da içerebilir. Buradaki etik davranış, sadece bireysel bir erdem değil, toplumsal meşruiyet kazanma çabasıdır.
Edna Bonacich, A Theory of Middleman Minorities (1973). Bonacich, bu grupların ticaret etiğine olan bağlılıklarının, ev sahibi toplumun şüphelerini dindirmek ve ekonomik varlıklarını meşrulaştırmak için kullandıkları bir "stratejik dayanışma" olduğunu savunur.
Kaynak: Erving Goffman, The Presentation of Self in Everyday Life (1956).
Goffman’a göre bireyler ve gruplar, başkalarının kendileri hakkındaki algısını kontrol etmek için bir "vitrin" (front) oluştururlar. Yahudi tüccarların ticaretteki etik vurgusu, Goffman terminolojisiyle bir “vitrin çalışması”dır. Dış dünyaya karşı sergilenen bu kusursuz dürüstlük, grubun sosyal kabulünü sağlamak için sahnelenen kolektif bir performanstır.




